Hepimiz Ermeniyiz” çünkü değiliz.. - Gündem
21 Kasım 2017 - Հակական տոմար - Տարի : 4510 / Ամիս : Տրե / Օր : Գրգոռ / Ժամ : Լուսակն

Gündem :

10 Mayıs 2017  

Hepimiz Ermeniyiz” çünkü değiliz..

Hepimiz Ermeniyiz” çünkü değiliz.. Hepimiz Ermeniyiz” çünkü değiliz..
Donigaşen şehrine bağlı Hayots Küğ yakınlarında doğdum.

Hayots Küğ’de çoluğa çocuğa olsun, yoldan geçerken adres sorana olsun, ilk karşılaşmada her zaman “sen ne milletsin?” diye sorulur.

Örneğin benim dedem zamanında Yunanistan’dan gelmiş. Bu yüzden Donigaşen’de babamlara “yerli” derler. Annemler vaktiyle Karadeniz’den göçmüş şehre. Büyük ananem Rum bir kadınmış, adını pek duymadım. Babaannem ise Çerkes, yemekleri pek güzeldir.

Çocukluğumda mahalleden geçen teyzeler yanağımdan makas alıp “Ne milletsin bakayım kuzum?” diye sorardı. Bu kadar karışımın içerisinde ne olduğuma dair bir fikrim olmadığı için, “bilmem” der geçiştirirdim. Fakat o çocuk aklımla, bu soruları Donigaşen’de yaşadığım süre boyunca duyacağımı anlamışım ki, anneme birgün hangi milletten olduğumu sormuştum. Annem bu soruyu hiç yadırgamadan, “Melezsin sen” demişti. Demek ki ne olduğumu bilmediğimde, ya da çok milletten olduğumda “Melez” oluyormuşum. Çokkültürlü Donigaşen’de, herkesin ait olduğu bir kimliği var yani. Donigaşen’in de var…

Fakat Arin’in yoktu kimliği bizim Donigaşen’de. Çünkü benden başka arkadaşı yoktu. Benim de Arin’in hangi milletten olduğuna dair bir merakım hiç olmadı. Belki de bu yüzden benden başka arkadaşı yoktu; bilmiyorum. En azından ikimizin ortak bir noktası vardı; en sevdiğimiz renk bizim mahalleydi. Bu bize yetiyordu o zamanlar. Bizim mahalleyi, onların mahallesinden ayıran bir çay geçiyordu ortamızdan. Mahalleleri de birbirine bağlayan bir köprü… Yani aslında mahalle aynı mahalleydi. Arin ile köprüde buluşup çay kenarında piknik yapardık. Ben ona aşıktım, o daha çok gökyüzüne. Çok anlatırdım, o çok dinlerdi beni; bir yandan da büyüyorduk işte…

Biraz daha büyüdüğümüzde biraz daha özgürdük. Mahalledeki Laz Mesut, Çerkes Melike, Boşnak Zeynep ve Murat- Ferat ikizlerle oynadığımız oyunlar dışında, çarşıya çıkabilme iznimiz vardı en basitinden. Arin ve ben daha çok kargıça gider, çarşı merkezinde satışı yasak olan tütüncüleri, şarap dükkanlarını, poposuna çiçek konulmuş cansız domuzları, bizim evde hiç görmediğim meyveleri camekanlardan seyrederdik. Arin, arada yanımdan kaybolurdu. Sormak hiç aklıma gelmemişti; sanırım babası o dükkanlardan birinin sahibiydi.

Belki de onun yanına giderdi yanımdan. Ben de çarşı yolunun solundaki ahşap eve uğrar, Ekrem Amca’dan annemin sipariş ettiği sütü alıp eve dönerdim akşam ezanı okunmadan önce.

Arin’in ansızın beni bırakıp kaybolmaları ilk o zamanlar başlamıştı.

Büyüdükçe boşluğu da büyüyordu çocukluk arkadaşımın. Fakat zamanla bu durumu da kanıksamaya başlamıştım. Önceleri çok içlensem de, sonraları sevmeye bile başlamıştım Arin’in gidişlerini. Her nasılsa, ben onun sıkılıp masada bıraktığı kitabı gibiydim. Kitabı her tekrar açışta başlardım orta yerinden anlatmaya. Dedim ya, çok anlatırdım; o çok dinlerdi beni. Ki Arin de beni seviyordu neticede. Biliyordum.

Bunu kime anlatsanız güler geçer, biliyorum. Arin bana sözsüz şiirler yazıyordu.

Gözlerinden okuyordum:

“Ah”tır bir hayat dediğin

Isırganlar öpülür ağzından

Ah ki zan ardında Dünya

İnsan oluşa alaylıyız

Tekrar doğurur muydu beni şiir

Kaygıda kusur etmese ölümlüler

“Ah”lı bir hayat ki bizim

Gemilerimiz yaradan geçer



Arin bana bu şiiri okuduğunda, daha doğrusu bu şiiri sustuğunda ne demek istediğini çok iyi anlamamıştım. Bu şiiri önce gözlerinden okumuş, sonra gidip birlikte köprüye yazmıştık. Tabii ki bunun bir aşk şiiri olmadığını kavramam da zor olmamıştı. Ki zaten ikimizin de böyle bir beklentisi yoktu. Biz birbirimizi seviyorduk. Bu yeterince bir duyguydu. Kısa süre sonra birgün, Arin yine her zamanki gibi kaybolup gitti yanımdan.Fakat bu başka türlü bir gitmeyi temsil ediyordu artık, anlıyordum. Gitmeleri çoğaldıkça gelmeleri azalıyordu Arin’in. Ben de bu sırada büyüyordum işte…

Derken Arin’i neredeyse unutacak kadar az görmeye başlamıştım. Bende birkaç yaşanmışlık, Arin’de birkaç sus payı kalmıştı; saysam bir türlü iki kişi etmeyecek kadardık. Kendimi avutacak sebepler aradım. Neticede ben ona aşıktım, o daha çok gökyüzüne… Beni hiçbir zaman bırakıp gitmeyeceğine söz vermemişti Arin, ama ansızın yok olacağını da hiç söylememişti. Yapmazdı öyle şey. Yaptı. Ben de o sırada epey büyümüştüm işte..

Donigaşen şehrinde bir Pazar günüydü. Arin’e belki orada rastlarım diye kargıçtaki dükkanlara, Surp İstepanos Kilisesi’ne, Mesrobyan Mektebi’ne, Mimar Varteres Efendi’nin bahçesine ve gerekirse Aram Köyü’ne giderek son bir şans Arin’i arayacaktım. Belli ki o artık gelmeyecekti; belki ben onu bulurdum…

Apar topar çıktım evden. Hızlı adımlarla yürüyordum ki bir kadın kesti Hızımı:

“Kızım, Milli Mücadele Mahallesi nerde biliyor musun?”

-Burası teyze, bak şurda, bizim sokak.

Yanağımı okşadı teyze,

“Oy, sağol kuzum. Ne milletsin sen bakayım?”



Yönümü değiştirdim.

Köprüye uğradım önce. Arin’in gözlerinden okuyup, daha sonra gidip köprüye yazdığımız şiir orada yoktu. Tekrar eve döndüm. Çünkü onu arayacağım yerler artık yoktu.

Zaten Ermeni şehri olan Donigaşen de, yüzyıllar önce “yerli”ler tarafından “Adapazarı” olarak değiştirilmişti. Arin’in gözlerinden okuduğum şiiri defterimde bulduğumda anladım;

“Milli Mücadele Mahallesi”nde Arin diye biri hiç yaşamamıştı.

Bunu kime anlatsam gülecektir:

“Arin kalbimizde yaşıyor”

Çünkü Arin yaşamıyor.


Elif Yalaz

Bu haber oz.....g kaynağından gelmektedir.
www.bolsohays.com un görüşünü yansıtmaz.

Anket Tüm Anketler

+