​9 Yaşındaki Bir Ermeni Çocuğun Ağzından 1915 ve Sonrası - Gündem
20 Ağustos 2017 - Հակական տոմար - Տարի : 4510 / Ամիս : Նավասարդ / Օր : Արագած / Ժամ : Ծայգն

Gündem :

11 Mayıs 2017  

​9 Yaşındaki Bir Ermeni Çocuğun Ağzından 1915 ve Sonrası

​9 Yaşındaki Bir Ermeni Çocuğun Ağzından 1915 ve Sonrası ​9 Yaşındaki Bir Ermeni Çocuğun Ağzından 1915 ve Sonrası
1915-16 Tehciri, insanlığın şimdiye kadar yaşadığı en acı olaylardan biri. Osmanlı’nın 1 milyonu epey aşkın tamamen suçsuz(1) vatandaşı öldürüldü veya öldü veya kayboldu. Çok lafa gerek yok; bu yeter.

Osmanlı’da o sırada iktidarda olan İttihatçılar açısından bakıldığında Tehcir olayı devleti kurtarmanın çaresi. Çünkü, deniyor, Ermeniler isyan ettiler ve Dünya Savaşında işgalci Ruslara yardım ettiler, devlet de onları “cephe’den uzaklaştırmak için göç ettirdi”.

Bu yalanlara burada cevap vermeye kalkarsam konumuza yer kalmaz, zaten bunları hem Gazi Üniversitesi(2) ve Bilgi Üniversitesi(3) tarafından basılan uzun makalemde yazdım, hem de Mülkiye’deki master ve doktora derslerinde Osmanlı’da ve Türkiye’de Ermeni meselesini A’dan Z’ye anlattım(4); oralara bakılabilir. Ben şimdi hemen o 9 yaşındaki çocuğa ve anılarına dönmek istiyorum.

Dönmek istiyorum çünkü “iki çarpı iki kere” ilginç: Hem çok olağanüstü bir çocuk, hem de çok sıradan bir çocuk. Anıları da, hem de fevkalade acı şeylerden bahsediyor, hem de bunu zerre kadar acı bir üslup kullanmadan ve kin eseri göstermeden yapıyor.

Yalnız, bu hassas noktaları yakalayabilmek için bu çocuğun anlattıklarını özetle görmek lazım. Kimi önemli olayları nasıl verdiğini kendi ağzından yer yer aktararak.

1)Ermeni çeteleri vardı. Bunlar önce Müslümanların saldırılarından korunmak için kurulmuşlardı, sonra da (aşağıdaki dipnotta verdiğim kaynaklarda da ayrıntısıyla anlatıldığı gibi) Doğu Anadolu’da “Bulgar modeli”ni simüle etmeye koyulmuşlardı. Fakat Tehcir’de sürülen Ermeniler sadece yaşlılardan, kadınlardan ve çocuklardan oluşuyordu. Erkeklerin bir kısmı dağa çıkmış idi, büyük çoğunluğu da askere alınmıştı. Kompozisyonları böyle olmasa, bu kadar insanı üstelik savaş koşullarında o kadar yolu yürütmek asla mümkün olamazdı. Çünkü Talat Paşa’nın defterinden öğrendiğimiz kadarıyla Tehcir’e gönderilenlerin sayısı 924.158 kişi ve üstelik Trakya bu sayıya dahil değil. Tehcir İnsanlarının tamamen korunmasız, günahsız ve suçsuz olduklarına hiçbir kuşku yoktur.

2) Türk-Ermeni İlişkilerinin Gelişimi ve 1915 Olayları Uluslararası Sempozyumu Bildirileri (yay. haz. Hale Şıvgın), Ankara, Gazi Üniversitesi Yayını, 2006, s. 187-212. http://www.baskinoran.com/makale/Gazi-SonTabu.pdf

3) İmparatorluğun Çöküş Döneminde Osmanlı Ermenileri – Bilimsel Sorumluluk ve Demokrasi Sorunları, (ed. Fahri Aral), İstanbul, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, Nisan 2011, s. 393-413.

4) http://www.baskinoran.com/ders/BO-OsmanliveTCdeErmenisorunu-2016.pdf

***

Şöyle girelim:

Adı Manuel. Soyadı Kırkyaşaryan. Ama 74 yaşındayken bir odaya çekilerek ve çocuklarına kendi ölümünden önce dinlememe sözü verdirerek, anadili olan Türkçeyle teybe okuduğu (ve oğlu Stepan tarafından 2003-2004’te bana ses olarak ulaştırılan) bu anılarda adını vermiyor. Kendini şöyle takdim ediyor:

“Benim adım Em Key. Em ve Key”. (5)

İsminin baş harfleri. Bunları İngilizce okuyor çünkü 12 yıldır artık Sydney’dedir.

Sadece baş harf vermesinin sebebi ise epey acı: 9-19 yaş arasında yaşadıkları yüzünden adını vermeye 74 yaşında ve Sydney’de bile hâlâ korkuyor…

***

Doğumu 6 Mart 1906, Adana’da. Babası ayakkabı tamircisi. 4 ablası var. Kerpiçten bir evde oturuyorlar. 1909’da yani 3 yaşındayken Adana Katliamı oluyor. Binlerce Ermeni’nin can verdiği bu olaylardan sağ kurtuluyorlar ama Manuel annesi ve babasıyla Tehcir’e yollanıyor (ablaları daha önce evlenip yurt dışına gitmişler).

Soğuk gecede altlarına sermek için gündüz sıcakta sırtlarına birer battaniye alıp yürümeye başlıyorlar. Yiyecek olarak, yürürken topladıkları yabani ebegümeçlerini yol kenarında buldukları bir teneke kutuda haşlıyorlar. Ekmeği de, üstlerindeki giysiler karşılığında Araplardan sağlıyorlar. Parayla alamıyorlar çünkü kendilerini götüren Çeçenler yanlarındaki paralara ve kıymetli şeylere hemen el koyuyorlar.(6) Alınmadık şey kaldıysa, onlar da yoldaki zorbalar tarafından don gömleğe kadar defalarca soyuluyor. Direnmeye kalkan hemen öldürülüyor.

5)Aslında anılar, kahramanımızın yaşadıklarını anlatmaya geçmeden önce, siyasi tarihe ilişkin bir değerlendirme bölümüyle açılıyor: Tehciri Almanlar yaptırdı. Bu değerlendirmenin, o sırada Ermeniler arasında konuşulan şeylerin bir özeti olduğu tahmin edilebilir. Fakat anılara odaklandığımız için bunun üzerinde durmuyorum. Sadece, bir köylü çocuğunun söylediğini “tercüme ederek” verirsem, esas olarak şunu söylemek istiyor:

‘Ermeniler, Osmanlı bürokratik mekanizmasında kilit noktalarda idiler. Bu insanlar yurt dışıyla yoğun ilişki içinde olduklarından, Avrupa’da olan bitenin yani emperyalizm kavgasının daha iyi farkındaydılar. Esas olarak İngiliz ve Fransızlarla ekonomik ve kültürel ilişki kurmuş olan bu uyanık insanları tasfiye ettirmek, özellikle Bağdat Demiryolu gibi kilit önemde bir olay açısından ve genel olarak da Almanya’nın Osmanlı’ya egemen olması açısından işleri kolaylaştıracaktı.’

6) İlginç olan bir husus da, Kırkyaşaryan’ın Türkler ve Araplardan fazla şikayet etmemesi, Çeçenlerden etmesi. Bunda, Çeçenlerin İncil’i ellerinden alıp yırtmasından tut, babasını döverek öldürmelerine kadar çok şeyin rolü olsa gerek.

Daha en başta, ilk ve belki en büyük dramı yaşıyor: Annesi gözlerinin önünde intihar ediyor, daha doğrusu kendi öldürttürüyor. Anlatım (teypteki [ve kitaptaki] ifadeleri düzelterek ve biraz kısaltarak) şöyle:

“İki gün sonra yola çıkacağız, acılı bir gün. Annem yürüyemez bir hale geldi, ayakları şişti, yanımıza da ırmak akar, Murat Irmağı. Annem dedi ki babama: ‘Beni bu ırmağın kenarına sabahtan götür, kendimi ırmağa atacağım. Zira kalırsam Araplar beni işkenceyle öldürür’

“Nihayet, babam götürmedi; götürmek istemedi. Ben ise çocuğudum, zira arkasına alıp götürecekti. Nihayet annem dedi: ‘Beddua okurum’.

Bir hemşeri var ıdı, iki evladı var ıdı, bir oğlan bir kız. Oğlan benim mektep arkadaşım ıdı. İsmi Yeznik, hatırlarım. Bu adam annemi arkasına aldı, ben de beraber ırmağın yanına gittik. Yüzümü bu tarafa döndüm, annem kendisini suya attı. Bir döndüm baktım ki annem! Irmak götürüyor!”

Ardından, babası akşam atılan dayağa dayanamıyor:

“Ertesi gün yola devam ettik. Bir yerde tekrar istasyon [durak] yaptık ve gece orda yattık. Sabahtan kalktım baktım ki, babam ölmüş.”

Hepsi bu. Bu fazlasıyla basit anlatımların muhtemel sebeplerine, anıları değerlendirirken geliriz.

***

Ardından, yol boyu defalarca tekrarlanan bir esir pazarı başlıyor:

“Bir baktık, Araplar Çeçenler gelmişler, ikişer üçer başladılar ahalinin arasında dolaşmaya. Araplar çocuklara, oğlan ve kız çocuklarına bakmaya başladılar. Göze kestirdikleri çocukları Çeçen’e söylüyorlardı: ‘Bu çocuğu isterim evlatlığa’. Çeçen de çocuğun anasına ve babasına söylüyor: ‘Bu çocuğu bu Arap’a evlatlık veriniz. Zaten siz gavurlar ölmeye öleceksiniz’. Çocuğu Arap alınca, Çeçen Arap’tan komisyon alıyor kendi kesesine.”

***

Gözünün önünde bir Kürt, bir Ermeni kadını bıçaklayarak öldürüyor. Manuel kadının yanına gidince çırılçıplak olduğunu görüyor. Çok muhtemelen, önce tecavüz sonra cinayet var. Ama Manuel böyle çeşitli sahneleri hep es geçiyor. Çok normal.

Bu arada, iyi insanları da anlatıyor (hep basitleştirerek ve köylü ifadesini düzelterek veriyorum):

“Gündoğu tarafından dört tane karı geliyor. Genç olan biri gitti, bir kesek parçası alıp geldi, benim kafama vurup öldürmek istedi. Öbürleri bırakmadılar. Gençlerden öteki, istedi beni alsın köyüne götürsün. Ben çıplak olduğum için çocuğunun kundağını alıp fistan gibi bana örttü. Su ısıttı, yakındaki mezarlığa götürüp yıkadı. Zaten Ermenilerden alınmış çok urba vardı, onları giydirdi bana.”

Bundan sonra Manuel, Midyat-Cizre coğrafyasında köyden köye, evden eve hizmetkar olarak sığınmaya başlayacak, oralarda Kürtlerin kafileden çekip alıp eş (kuma?) yaptıkları Ermeni kadınlara rastlayacaktır.

***

Manuel o köyden bu köye dolaşırken Kürtçe öğreniyor. Bir evde de, o devirde Ortadoğu’da etnisitenin ne kadar önemsiz ve din faktörünün ne kadar önemli olduğunu, din değiştirince her şeyin değişiverdiğini gösteren bir olay yaşıyor (özetle veriyorum yine):

“Bizim ağanın ben yaşlarda üç hemşiresi vardı. Sanırsam fikri, ben biraz büyüdükten sonra onlardan birini benimle evlendirmekti. Günün birinde köye Şeyh Aziz diye biri geldi, bizim evde misafir oldu. Sordu bizim ağaya: ‘Bu çocuk neyiniz olur?’ Ağam dedi: ‘Bu çocuk fellah [Hıristiyan] çocuğudur, kendimiz gibi bakarız’. Şeyh dedi: ‘Ben kendi elimle Müslüman yaparım ve sonra eveririz’.”

***

Bundan sonrasını artık çok hızlı özetleyeceğim. Çünkü artık Manuel ilke olarak canını kurtarmıştır. Hatta, kötü evlerden kaçıp daha iyi evlere hizmetkar girmeye başlamıştır.

Yöreye de alıştıktan sonra sıra, oralarda kendisinden olan insan, yani Hıristiyan aramaya geliyor. Bugün adı İdil olan Süryani köyü Azak’ta Süryanileri buluyor. Onlardan, Musul’da Hıristiyanların iyi durumda yaşadığını öğreniyor. Oraya bir kaçakçı kafilesinin yanına katılıp yürüyerek gidiyor. Tarih, büyük olasılıkla 1924 başları.

Oradan bir kimlik belgesi/pasaport ayarlıyor, akrabalarının bulunduğunu işittiği İskenderun’a gitmek üzere Halep’e doğru yola çıkıyor. Yaklaşık 18 yaşındayken Halep’e varıyor. Tarih, büyük olasılıkla Ekim 1924.

Orada tesadüfen teyzesini buluyor. Eniştesinin yardımıyla ABD’deki Ermeni gazetelerine ilan veriyor. İlana, ikinci abladan cevap geliyor. Onun vasıtasıyla küçük ablasının Kıbrıs’ta oturduğunu öğreniyor. 1925’te Kıbrıs’a gidiyor. Ama önce, Halep yöresinde tanık olduğu çok ilginç olaylar var:

***

Örneğin, Müslümanlığı kabul etmiş (ve üstelik cami hocası) bir Ermeni’nin Ermeni çetelere haftada bir yiyecek taşıması.

Bir diğer olay: Yerli Arapların koruması sayesinde Ermeniler Halep’ten tehcir edilmiyor ama kimi Ermeni ileri gelenlerini astırtmak isteyen bazı Osmanlı yöneticilerinin komplo düzenleyip sahte fotoğraflar çektirerek İstanbul’a “kanıt” diye göndermeleri. Şöyle:

Ermeni büyüklerine birer mektup yollayıp çağırıyorlar. Davetliler büyük bir masanın etrafına oturtuluyor. Masanın üstünde büyük pancarlar. Bomba sürü verilmiş. Duvarlarda da silahlar asılı. Böyle çekilen fotoğraflar İstanbul’a yollanıyor. Oradan nihayet emir geliyor, bu adamlar asılsın. (7)

***

Asıl ilginç olay başka. Manuel Halep’te (1925 yılı) Ermenilerin yanında otomobil tamirciliği öğrenirken “bir böyük otombil” geliyor garaja:

“Dedim, ‘Ne kadar yüklemişler bunu, ağır değil mi?’ Ve bana dediler, ‘Hayır, hafiftir. Çuvalların içinde kemik vardır. Vaktiyle Derzor çöllerinde ölen Ermenilerin kemikleri.’ Ne yapacaklar bunları dedim, dediler: ‘Bir şirket Evropa’dan gelmiş İskenderun’dan vapura yükleyip oraya yollayacaklar.’

Manuel’in anılardaki yorumu (kendi ifadesiyle aynen) şöyle:

“Heralda bir şeye kullanacaklarıdı. İki defa böyle rast geldim. Böyük otombil yüklüydü. İşte, Evropalılar Ermenileri alet deyi gullandılar, canlarını ve kemiklerini bile alıp kendilerine menfaat içün gullanıyorlar”(8)

7)Bu ilginç olayı Taner Akçam’a sordum, özetle şunları söyledi: Yerel yöneticiler bu türden komplolar yapıyorlar. Hatta ordunun silahlarının resmini de çekip yolluyorlar İstanbul’a. Dolayısıyla, Halep’te de olmuş olabilir. Yalnız, bu olay Manuel Halep’teyken değil, 1915 bahar-yaz aylarında oluyor; Manuel bunu oradaki Ermenilerden dinliyor.

8) O kadar iğrenç bir olay ki, inanamadım. Acaba genç Manuel’i işletmiş olabilirler mi, dedim. Ama, “iki defa” diyor. Ayrıca, kuru kemik de hakikaten hacimde büyük, ağırlıkta küçüktür.

Derken, anılardan biraz sapma olacak ama, Devrimcikaradeniz.com’dan Mart 2014 başında gelen bir iletiyle sersemledim. Aynı olayın Mudanya kolunu yazıyordu. Tarihçi Vlassis Agtzidis’in, Yunan kaynaklarının yanı sıra Amerikan ve Fransız gazetelerine dayanarak yazdığı kitaptan şöyle özetliyordu:

Mudanya’dan 13 Aralık 1924 tarihinde Marsilya’ya hareket eden bir gemi Selanik’e geliyor. Ama yüküne ilişkin belge yok. Hamallar bu gizemli yükün insan kemikleri olduğunu fark ediyorlar. Görevliler duruma müdahale ediyor. Fakat yukarıdan talimat gelince gemi denize açılıyor. Normal sayılmalı: 1924’te “Küçük Asya Felaketi”nden yeni çıkmış, bir de nüfusunun dörtte biri kadar mülteci hücumuna uğramış Yunanistan’da kim kime, dum duma. Yükü Marsilya’dan ısmarlayanlar müdahale etmiş olmalı.

Haber, N.Y. Times’ın 23.12.1924 tarihli sayısında Paris mahreçli olarak çıkıyor: ”Marsilya acayip bir hikayeyle çalkalanmaktadır. Limana Zan adlı İngiliz bandıralı bir gemi gelmiştir ve taşıdığı yük 400 ton insan kemiğidir. Söylendiğine göre kargo Marmara Denizi kıyısındaki Mudanya’dan yüklenmiştir ve Küçük Asya katliamlarında öldürülenlerin kemikleridir. Yine dolaşan söylentilere göre bir soruşturmanın başlatılması beklenmektedir.”

Aynı haber, bu sefer Marsilya mahreçli olarak, Midi gazetesinin 24.12.1924 tarihli nüshasında çıkıyor: “Bu kemikler, Türkiye’de ve Küçük Asya’da yapılan Ermeni katliam tarlalarından gelmektedir”.

Fotokopilere baktım, bu haberler birinci sayfada verilmemiş; bu açıdan kuşku yaratıyor. Ama 1) Zan adlı bir geminin o tarihte o limandan hareket edip etmediğini kontrol kolay; 2) Dünya savaşından yeni çıkmış olmanın katliamlar açısından yarattığı bir kanıksama var; 3) Her şey, Manuel Usta’nın 1970’lerde teybe okuduklarına tam oturmakta: Aynı dönemlerde durmadan toplu mezarlar bulunuyor ve bunlar Ermenilerin öldürdüğü Müslüman mezarları olarak ilan ediliyor. Oysa “toplu mezar” çoğunluğa değil, azınlığa ait olur.

Kim aldı, kim sattı, ne için? Bu “mal”ı ithal eden İngiliz ve Fransız sanayiciler bunu ne yapacaklar?

Profesör bir hekim arkadaşıma sordum; o tarihlerde zamk, jelatin, gözlük çerçevesi yapılırmış kuru kemikten. Bir de, çok affedersiniz, hayvan yemi. (Hayvan yeminde kemik kullanımını şimdi AB yasaklamış, deli dana hastalığı yüzünden). Avrupalı sanayici için maliyeti çok düşük bir “hammadde”.

“İhracatçı” kim, peki? Devrimcikaradeniz.com’un manşeti bu soru açısından epey problemli: “Kemalistler 50 bin insan kemiğini Fransızlara nasıl sattı?” diyor.

1-Bunu yapanlar Kemalistler (İttihatçılar) olmasa gerek. Gerçi, alınıp götürülmesine “gözümüzün önünden gitsin” diye karşı çıkmamaları mümkün çünkü bu vicdanlarını rahatlatır ama, Rum kemiklerini ihraç demek 1913-16 katliamlarını Batı’ya daha beter duyurmak demek. Üstelik, 1924’te Müslüman ihracatçı ne gezer.

2-Manşet altında “Alıcı: Fransız ve İngiliz Sabun Firmaları” diye yorum yapıyor. Oysa, bunları konuşmak bile iğrenç ama, hekim arkadaşımın verdiği bilgi: “Sabun imalatı, topraktan çıkarılan kuru kemiklerden değil, mezbahalardan filan atılan taze kemik ve eklerinden (et, yağ, barsak gibi) yapılabilir”. Yahudi soykırımına benzeteceğim diye zorlama yapmamak lazım. Vahakn Dadrian da bir ara gaz odalarından bahsetmiş, sonra vazgeçmişti.

***

Manuel Kıbrıs’ta ablasını buluyor ve kendini yavaş yavaş toparlıyor. Ama ablası ona değil, o ablasına bakıyor. Çünkü bir dökümhanede işe girmiştir ve eniştesi hasta ve işsiz olduğu için haftada 6 gün gün doğumundan batımına kadar çalışarak ablasının ailesine bakmaya başlamıştır.

Hatta, epey atlayarak anlatıyorum, ufak ufak ticarete başlayıp biraz para biriktiriyor ve Adana’dan beşik kertmesi Zaruhi’yle evleniyor 1937’de. İki çocukları oluyor. Zaten Rumcayı öğrenmiştir, Zaruhi’den de Ermenice öğreniyor.

***

Oğulları Stepan 17 yaşında Londra’ya, 1967’de de Sydney’e göç etmiştir. Manuel ve Zaruhi de onu izliyorlar. Kıbrıs’ta makine ustalığından emekli olmuştur ve bu beceriye sahip insanlara orada büyük talep vardır. O kadar ki 70 yaşında sigortanın zorlamasıyla mecburen emekli edilir, üç ay sonra geri dönmesi için fabrikanın genel müdürü eve kadar gelip ricacı oluyor.

Manuel Usta gece okuluna gidip İngilizce öğrendiği Sydney’de çocuklarının sürekli bastırması üzerine 74 yaşında aktif çalışma hayatını bırakıyor. Yukarıda bahsettim, Tehcir anılarını teybe okumaya başlıyor.

Zaman zaman da coşuyor, Kürtçe türküler çığırıyor. İmkan bulursanız, bunları kitabın(9) yanında verdiğim CD’den, kendi sesinden dinlemenizi tavsiye ederim. İnsanın içine burgu gibi işliyor. Bambaşka bir şey.

***

Artık iyice yaşlanmıştır, ama hiç yaşına göre hareket etmiyor. Çocukları yalvarıyorlar: “Baba, kendine dikkat et biraz!”. Cevap hep şu ve çok acı:

“Ben dokuzumda öleceğidim. Bu hayat bana Allah’ın lütfudur”.

Kendini bunca yıldır uzatmaları oynuyor, bedavadan yaşıyor saymakta.

***

Aslında, ölene kadar çok sağlıklı bir hayat yaşıyor. Bir tek şey dışında: Oğlu Stepan’dan öğreniyoruz ki her gece, ama her gece, uykusu kabusla bölünüyor. Kalkıyor, saat 02 sularıdır, bütün kapı ve pencereleri kontrol ediyor, çocuklarını ve torunlarını yokluyor, tekrar yatıyor.

9)“M.K.” Adlı Çocuğun Tehcir Anıları – 1915 ve Sonrası, 5. Baskı, İstanbul, İletişim Yayınları, 2014.

Bu saat; onun 9 yaşındayken, konakladıkları bir yerde toprağın üstünde yatarken uyanıp, yanı başında yatan babasını kaskatı ölü bulduğu saattir.

***

Manuel Usta 91 yaşındayken, çocuklarının yanında, huzur içinde sönüyor 1997 yılında. Belki de, Ermeni harfleriyle yazılmış Türkçe dua kitabını veya Kıbrıs’ta küçük Stepan’la küçük Madiana’ya Türkçe öğretmek için okuduğu Latin harfli Nasrettin Hoca kitabını karıştırırken…

Manuel Kırkyaşaryan şu anda Sydney’de, Northern Suburbs mezarlığında, daha önce 1986’da 73 yaşındayken vefat eden sevgili eşi Zaruhi Hanımla yan yana yatıyor.

***

Şimdi artık Manuel Çocuk’a ve anılarının niteliğine geri dönelim.

Çocuk bir bakıma olağanüstü.

Çünkü Tehcir’e 9 yaşındayken uğruyor: Annesinin acayip intiharı. İki gün sonra sabah kalktığında babası yanında ölü yatmaktadır; bir gece önceki dayaktan. Kafileden bir lahza ayrılıyor, dönüşte bütün kafileyi katledilmiş buluyor. Gözünün önünde insanları baston ve kamayla veya taşlayarak öldürüyorlar. Kendisinin giysilerini başka çocuklar defalarca soyup alıyorlar, onu çıplak bırakıyorlar (bir köylü çocuğu için bunu, hele o devirde düşünün). Bir tür esir pazarında defalarca satıyorlar, kendisini “evlatlık” alıp götüren evlerden defalarca kaçarak köy köy ve kapı kapı dolaşıp sığınacak yeni yer arıyor. Yürüyerek ta Musul’a gidiyor, oradan Halep’e geçiyor. Sonunda akrabalarını bulana kadar Ortadoğu bataklığında yaklaşık on yıl dolanıyor. Bütün bunları bir çocuk, daha bulûğa ermediği çağdan başlayarak, tek başına yapıyor.

Bir bakıma ise, çok sıradan bir çocuk.

Çünkü her canlının en temel içgüdülerini izlemekten başka bir şey yaptığı yok aslında: Önce, canını kurtarıyor. Arkasından, sığınacak delik arıyor. Sonra, yine içgüdüsünü başka bir biçimde izliyor: Adeta koklayarak, kendi insanlarını arıyor. Ailesinden hayatta kalmış olanları. Bulamayınca, önce etrafta Hıristiyan var mı onu soruyor, Hıristiyanları (Süryanileri) bulunca Ermeni soruyor, oradan da sonunda ailesine ulaşıyor. Başka bir ülkede. İnsanlığın temel içgüdülerinden olan kimlik arayışıyla.

***

Böyle bir çocuğun anıları da çok ilginç. Manuel fevkalade acı şeyleri hiçbir acı üslup kullanmadan ve kin eseri göstermeden anlatıyor.

Tehcir kurbanlarının internette çok bulunabilecek sözlü anlatımları(10) gibi Manuel’in anıları da yer yer tüyler ürpertici şeyler içeriyor ama farkı şu ki, bu acıları anlatırken tansiyon inanılmaz düşük. En ufak bir kin belirtisi yok. Tümü özetlenecek olsa, şu dört kelimeyle özetlenebilir: “Acı çok, kin yok”.

Annesinin acayip intiharını, sonra da babasını yanında ölü bulmasını sanki kendisiyle ilgili değilmişçesine soğukkanlı bir biçimde veriyor, geçiyor. Adeta hissiz.

Tabii, bu psikolojiyi mantıken izah mümkün: Bu acıları anıp da yeniden üretmek, tekrar tekrar yıpranmayı göze almak demek.

Doğru. Ama eksik. Çünkü Manuel kendisini don-gömlek kalmacasına, hatta çırılçıplak soyup atan Çeçen’i, Arap’ı veya Kürt’ü anlattıktan iki satır sonra, yine kendisini sırtındaki bebeğin kundak bezini çıkartıp örten ve sonra mezarlığa götürüp eliyle yıkayıp yuğan Kürt kadınını da anlatıyor. Affetmeye hazır, sevmeye hazır.

Başka bir izah tarzı deneyelim: Kırkyaşaryan Çocuk’un bunca olayı bu kadar düşük tansiyonla anlatması kendisinin ürkekliğinden de gelebilir.

Belki. Hatırlayın, 91 yaşında ölene kadar her gece aynı saatte aynı kabusu görüyor.

Ama o zaman, inanılmayacak kadar cesur ve girişimci olduğunu ne yapacağız? Kendisini bulduğu anda öldürecek olan Kürt ağadan kaçıyor; üstelik nereye gideceğini bilmeden. O yaştaki çocuk, yaklaşık on yıl boyunca harita üzerinden izleyince resmen inanılmaz mesafelere vuruyor kendini. Hangi ülkeye giderse hemen dilini öğreniyor ve çalışmaya başlıyor.

Ayrıca, aynı köyde yıllarca çalıştığı bir evden ayrılıp, kafasına daha iyi yatan komşu ev halkının hizmetine girebilecek kadar da medeni cesaret sahibi; bunu aynı köyün içinde yapmak kolay olmasa gerek.

10)Örneğin www.cilicia.com/armo10b.html veya www.aihgs.com/SurvAccs.htm

Onun için, Manuel Çocuk’un kendisi de, anıları da nereden baksan çok çok olağandışı.

Baskın Oran Özgürüz

Anket Tüm Anketler

+