​İstanbul’da Ermenice tiyatro 1923-1946 arası gayriresmî olarak yasaktı’ - Gündem
23 Ekim 2019 - Հակական տոմար - Տարի : 4512 / Ամիս : Սահմի / Օր : Ծմակ / Ժամ : Երկրատես

Gündem :

06 Ağustos 2019  

​İstanbul’da Ermenice tiyatro 1923-1946 arası gayriresmî olarak yasaktı’

​İstanbul’da Ermenice tiyatro 1923-1946 arası gayriresmî olarak yasaktı’ ​İstanbul’da Ermenice tiyatro 1923-1946 arası gayriresmî olarak yasaktı’
Tiyatrocu Boğos Çalgıcıoğlu ile Ermenice tiyatronun Darülbedayi'den öncesini, sonrasını ve Cumhuriyet döneminde Ermeni tiyatrosunu konuştuk.

Türkiye Ermeni toplumunda tiyatro denince akla gelen ilk isimlerden biri, Boğos Çalgıcıoğlu. Uzun zamandır oyunculuk yapmayan, ancak tiyatroya araştırmalarıyla katkıda bulunmaya devam eden Çalgıcıoğlu, son olarak, Ermeni tiyatrosunun önemli isimlerinden Güllü Hagop’un kayıp mezarının izini sürmüş ve bulmuştu. Sanatçıyla, son çalışmaları ve Ermenice tiyatro üzerine konuştuk.

Türkiye’de çağdaş tiyatronun tarihi genellikle Darülbedayi’yle başlatılıyor. Öncesine dair neler söylenebilir?

Darülbedayi 1914’te kurulduğunda, en büyük amaç, ‘Türk sahnesi’ni Ermeni oyunculardan kurtarmak ve bir konservatuar kurarak Türk oyuncular yetiştirmekti. 1850’lerde, Osmanlı tiyatro dünyasının neredeyse tamamının Ermeni oyuncu, çevirmen ve yönetmenlerden oluştuğunu biliyoruz. Bu hafızanın Türkiye tiyatro tarihi araştırmacıları tarafından da tamamen milliyetçi duygular eşliğinde unutturulmaya çalışıldığı görülüyor. Türkçe kaynakların da bu zihniyetle yazıldığını, ironik bir şekilde, Sarkis Tütüncüyan’ın (Şarasan) ‘Türkiye Ermeni Sahnesi ve Çalışanları’ adlı kitabından (1914) derme çatma Türkçeye tercüme ettirdikleri cümlelerden ve gösterdikleri kaynaklardan yakalıyoruz. Bu tiyatro araştırmacılarından en önemlisi diyebileceğimiz Metin And, ‘Osmanlı Tiyatrosu’ başlıklı kitabının büyük bir bölümünde, başta Güllü Hagop olmak üzere Ermeni tiyatrocuların Türkiye tiyatrosuna katkılarını övgüyle aktarmasına rağmen, Dost Kitabevi Yayınlarından çıkan basımının son 25 sayfasını acaba neden ASALA’ya ayırmış?

Fakat son dönemde bu bakışın, en azından bir kesim içinde kırıldığı, özellikle Ermeni olmayan araştırmacılar ve tiyatrocuların, Osmanlı’daki Ermeni tiyatrosuna dair çalışmalar yaptığı görülüyor...

Evet. 2008’de, Şarasan’ın çevirisini yaptığım kitabının yayımlanmasının ardından birçok diğer kitabın da Türkçeye kazandırılması, tiyatro araştırmacıları için yeni bir sayfa açtı. BGST Yayınlarının konuya sahip çıkmasıyla, Fırat Güllü imzalı ‘Vartovyan Kumpanyası ve Yeni Osmanlılar’, Yervant Baret Manok’un yazdığı ‘Doğu ile Batı Arasında San Lazzaro Sahnesi’, Kerabayzar Levon B. Zekiyan’ın ‘Venedik’ten İstanbul’a Modern Ermeni Tiyatrosunun İlk Adımları’ başlıklı çalışması, Hagop Baronyan’ın ‘Şark Dişçisi’ ve ‘Haşmetlü Dilenciler ve Bağdasar Ağpar’ adlı oyunları artık Türkçe olarak okunabiliyor.

‘Şark Dişçisi’, Engin Alkan’ın rejisi ve muhteşem bir kadroyla İstanbul Şehir Tiyatroları’nda 2012-16 arasında kapalı gişe oynayarak pek çok ödül aldı; farklı bir kadroyla Bursa Nilüfer Belediyesi Sahnesi’nde de uzun süre seyirciyle buluştu, ardından Ermenistan turnesi yaptı. Ayrıca BGST oyuncuları tarafından yazılan ve başarıyla sahnelenen, Vahram Papazyan ve Muhsin Ertuğrul’un dostlukları ve dönemin tiyatro şartlarını aktaran ‘Muhsin’in Son Hamlet’i’, ‘Kim Var Orada?’ gibi oyunlar, Türk tiyatro severlerin Ermeni tiyatrosuna dair farkındalıklarını, çok daha yüksek ve nitelikli hale getirdi.

Ermenice tiyatroda durum bu kadar parlak değil ne yazık ki.

Evet, Osmanlı’dan Cumhuriyet’in kuruluşuna ve günümüze uzanan yaklaşık 150 yıllık döneme bakıldığında, büyük bir erozyon yaşandığı görülüyor. Batı Ermenicesinin toplumumuzda yavaş yavaş unutulması, Ermenice tiyatro oyunu sahnelenmesinin önünde bir engel teşkil ediyor. Evlerde ve aile içinde Ermenice konuşulmaması, sahnelerde Ermenice oyun oynayabilen oyuncu ve Ermenice oyun izleyebilen seyirci sayısında önemli düşüşe sebep oluyor. Dernek sahnelerinde zorlu şartlara direnerek Ermenice oyun yapmaya çalışan ekiplerin çabası buruk bir ümit oluşturmaya devam etse de yetersiz kalıyor. 70-80 yıl önce yazılmış, aynı tarzda sahnelenen oyunların güncelliği de sıkıntılı. Bu tür oyunlara ilgi duyan ve dili anlayabilen seyircilerin yaş ortalamasının 50 üstü olması üzüntü verici. Bu nedenlerle Ermeni dernek tiyatroları, Ermeni oyuncularla, çoğunlukla Türkçe oyunlar sergiliyorlar.

Türkiye’de Ermenilerin ‘dernek tiyatrosu’ geleneği ne zamana dayanıyor?

Cumhuriyet’ten sonra Ermeni tiyatrocular, Darülbedayi’de artık kendilerine yer bulamadıkları için amatör ve yarı amatör tiyatrolar kurmaya başladılar. Bunlar arasında Gençler Temaşa Topluluğu, Vega Tiyatro Grubu ve Stüdyo Topluluğu gibi ekipler kurdular. 1923’ten 1946’ya kadar, İstanbul’da Ermenice tiyatro oynamak gayriresmî olarak yasaklanmıştı. 1946’da bu yasağın yine gayriresmî olarak kaldırılmasıyla Ermeni tiyatrocular, Ermenice oyun oynamak için çalışmalara başladılar ve Aşot Madatyan, Faruk Nafiz Çamlıbel’in ‘Canavar’ adlı oyununu Ermeniceye çevirip ‘Kazan’ adıyla sahneledi. Aynı yıl, Pangaltı Lisesi’nden Yetişenler Derneği’nin kurulmasıyla okul derneklerinde ilk tiyatro hareketleri başladı. Bunu Getronagan ve Esayan dernekleri takip etti. Hagop Ayvaz’ın kurduğu ‘Pokr Taderakhump’ [Küçük Kumpanya] yarı profesyonel çalışmalarını yıllarca sürdürdü. Bu dönem daha çok ‘Krem’ Simon ve İ. Galip Arcan’ın komedi oyunları sahnelendi. Sonraki yıllarda derneklerin tiyatro topluluklarının sayısı artınca, artık Shakespeare’in ‘Othello’ ve ‘Hamlet’ gibi klasik oyunları da Torkom Sırabyan’ın Ermenice çevirileriyle sahnelenmeye başladı. Bunun yanında Pangaltı Derneği’nde ‘Romeo ve Juliet’, ‘Bir Yaz Gecesi Rüyası’ gibi klasiklerle birlikte Rober Haddeciyan ve Arto Berberyan’ın yazdığı oyunlar da sahneleniyordu. Benim de tiyatroya başladığım 60’lı yılların sonuna denk gelen bu dönemde, Getronagan Derneği’nde ‘Othello’ ve Yervant Odyan’ın ‘Çarşılı Artin Ağa’ oyunundan Ara Gürden’in uyarlamasıyla ‘Paralı Artin Ağa’ oyunları, dönüşümlü olarak oynanırdı. Hatta Ermeni seyirci, Brecht’in ‘Adam Adamdır’ını Getronagan Derneği’nde Kevork Kabaracıyan yönetiminde, ilk kez Ermenice olarak izledi.

Bugünkü duruma nasıl gelindi?

1970’lerden itibaren televizyonun hayatımıza girmesiyle, dernek sahnelerindeki oyunlara duyulan ilgi giderek azaldı ve dernek oyuncuları hem ekiplerini küçülttüler, hem de seyirciyi günlük streslerinden uzaklaştıracak, eğlenceli vodvilleri, farsları tercih etmeye başladılar. Bu durum, özgün metin kullanımı ve uluslararası sanat dünyasında kabul görmüş oyunların seçilmesinin de önünde engel oluşturdu. 1980’de derneklerin kapanmasıyla tiyatro faaliyetleri tamamen durdu ve ekipler dağıldı. Bu durağan ve sıkıntılı dönemde Benon Kuzubaş’ın Maral Müzik ve Dans Topluluğu’nu kurması; hem eski ekip oyuncularının ayakta kalmasını, hem de gençlerin bu yeni ekibe katılarak bir çatı altında toplanmasını ve gelecek için bir ümit ışığı oluşturmasını sağladı. Birkaç yıl sonra dernekler tekrar açıldı ve ekipler yeni oyunlar için kolları sıvadı. Bu yeni dönemde, mümkün olduğunca ‘suya sabuna dokunmayan’ oyunlar seçildi. 1980’den günümüze, bazı dernek sahnelerinde içerik olarak değerli oyunlar sergilendi. Pangaltı Derneği sahnesinde Woody Allen’ın ‘Tanrı’, Ephraim Kishon’un ‘Tarla Kuşuydu Jüliet’, Getronagan Derneği’nde Agatha Christie’nin ‘10 Küçük Zenci’ ile Anton Çehov’un ‘İnsan Denen Garip Hayvan’ adlı oyunları izleyiciyle buluştu. Esayan Derneği’nde sahnelenen, Rober Haddeciyan’ın yazdığı ‘Ölüm Bu Mu Acaba?’ adlı oyunu okuma tiyatrosu olarak sahnelendi. Arto Berberyan’ın Karagözyan Derneği’nde sahnelenen ‘Bo-Komedi, Sepastaküs’; ‘Levon Şant’ın yazdığı, Ermenice olarak muhteşem bir dekor ve yorumla sahnelenen ‘Hin Asdvadzner’ [Eski Tanrılar]; Bercuhi Berberyan’ın ‘Kınalı Ah Kınalı’ ve ‘Vah Kınalı’ adlı oyunlarını da anmak gerek.

Bugün İstanbul Ermeni toplumunun tiyatroya yönelik ilgisini ve bakışını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Öncelikle derneklerimizin yönetim kurullarının sanata, özellikle tiyatroya bakışından bahsetmek gerekir. Bir derneğin yönetim kurulunun, o derneğin sadece birtakım ihtiyaçlarını karşılamak için yapılacak teberru miktarlarını hesaplayan bir zihniyette olması, o dernek sahnesindeki tiyatro oyunlarının kalitesini doğrudan etkiliyor. Dernek sahnelerinin azlığı ve mevcut sahnelerin farklı amaçlarla kullanılması da ayrı bir sorun. 10-15 yıldır derneklerde sahnelenen oyunların bazılarında gözlemlediğim, deneyimlediğim ve tamamen kişisel görüş olarak belirtmek istediğim bir nokta daha var: Ulusal veya özel tiyatrolardan profesyonel olarak transfer edilen sezonluk yönetmenlerin İstanbul Ermeni tiyatrosuna katkısı çok zayıf. Ermeni cemaati içinde ulusal ve özel tiyatrolarda yer bulmuş, yönetmenlikten teknik adamlığa uzanan geniş bir çerçevede, profesyonel ya da amatör olarak çalışmış, konusunda uzman birçok isim var. Gönül ister ki hem dernek yöneticilerimiz, hem de ekiplerimiz bu kıymetlerden faydalansınlar. Tiyatro ekiplerinin de, ‘çalışan tiyatrosu’ dediğimiz çerçevede, günlük olağan iş tempolarından sonra ayırdıkları bu özel sürede, arkadaşlarıyla buluşma, hoşça vakit geçirme ve alkış alma arzusuyla büyük çabayla sahneledikleri oyunların, tiyatroya ne kadar katkı sağladığı tartışılır. Mezun derneklerimizin okullarındaki aktif tiyatro faaliyetlerinin de zayıflığı, çocuklarımızın erken yaşta tiyatro alışkanlığı edinmesine engel oluyor. Sosi Cindoyan ‘Patil’ çocuk tiyatro grubunu, 10 yıllık verimli bir sürecin ardından bitirmek zorunda kaldı. Tüm bunlar göz önüne alındığında, seyircinin dernek sahnelerindeki oyunlara ilgi göstermesini nasıl bekleyebiliriz? Ve tabii, seyircimizin tiyatro konusundaki beklentisi hangi düzeyde?

Bir süre önce, yaptığınız araştırmalar sonucunda Güllü Hagop’un kayıp olan mezarını ortaya çıkardınız. Mezarının yeri belli olmayan başka tiyatrocular da var mı?


Güllü Hagop’un kaybolan ve unutulan mezarının yerini, iki yıllık bir araştırmanın ardından, 17 Temmuz 2011’de tespit ettim ve keşif anını filme alarak Youtube’da yayınlayarak, tiyatro tarihine farklı bir katkı sunmaya çalıştım. Bu isimler hayattayken bile hak ettikleri değeri görmemişken, cenazeleri ve mezarları da aynı kötü kaderi paylaşıyor. Büyük hiciv ustası Hagop Baronyan’ın mezarı, zamanında eleştirdiği amiralar (Ermeni toplumunun ileri gelenleri) tarafından yok edilmiş; bulamadım. Üç yıldır, 22 Nisan 1920 günü Hüseyin Suat’ın ‘Yamalar’ adlı oyunuyla sahneye çıkan ve bilinen ilk Müslüman Türk kadın oyuncu olan Afife Jale’nin kayıp mezarının peşindeyim. Çok yakın zamana dek Türkiye’de yok kabul edilen ve sahneye çıktığı zaman “Sen bizim fedaimizsin” diye yüreklendirilip, sonra tek başına bırakılan Afife Jale, ailesi tarafından bile reddedilmiş. Jüri üyesi olduğum Yapı Kredi Afife Tiyatro Ödülleri kapsamında, konu hakkında resmî bir açıklama yapacağım.



Bu haber Ag.....s kaynağından gelmektedir.
www.bolsohays.com un görüşünü yansıtmaz.

Anket Tüm Anketler

+