​Deniz Alphan’la Kaybolan Bir Dil, Kaybolan Bir Mutfak - Gündem
20 Eylül 2021 - Հակական տոմար - Տարի : 4514 / Ամիս : Հոռի / Օր : Արագած / Ժամ : Հոթապեալ

Gündem :

31 Mayıs 2021  

​Deniz Alphan’la Kaybolan Bir Dil, Kaybolan Bir Mutfak -

​Deniz Alphan’la Kaybolan Bir Dil, Kaybolan Bir Mutfak ​Deniz Alphan’la Kaybolan Bir Dil, Kaybolan Bir Mutfak

36. İstanbul Film Festivali’nden Bükreş’e kadar birçok festivalde gösterim için talep gören gazeteci Deniz Alphan’ın filmi Kaybolan Bir Dil, Kaybolan Bir Mutfak Türkiye’de unutulmaya yüz tutmuş bir dili ve mutfağı hafızaya alıyor. Ne yazık ki küreselleşmenin etkisi ile bazı yerel diller ve kültürler yavaş yavaş yok oluyorlar. Bu röportajın konusu olan Kaybolan Bir Dil, Kaybolan Bir Mutfak Osmanlı topraklarına göç eden Sefarad Yahudilerinin asırlar boyunca konuştukları Ladino dilini ve kendilerine has mutfaklarını konu ediyor. Prof. İlber Ortaylı, yazar Mario Levi ve Sefarad Kültürü Araştırma Merkezi Koordinatörü Karen Gerşon Şarhon gibi ünlü isimlerin görüş bildirdiği belgesel Ladino dilini, Sefarad mutfağını ve kültürünü merak edenler için görsel bir başucu kaynağı olmaya devam ediyor. Alphan ile bu filmin hikayesini konuştuk.

Köklerine bağlı biri misiniz? Tek bir kelime ile tanımlarsanız “kök” sizin için ne anlama gelir?

Evet. Her zaman doğduğum yerde yaşamayı düşündüm. Başka bir yerde yaşayamam anlamında söylemiyorum elbette. Gidebilirim, 3-5 yıl başka bir ülkede yaşayabilirim, hatta bütün dünyayı dolaşabilirim ama sonra kendi ülkeme, kendi kültürüme dönmek isterim. Benim için tek kelime ile “kök” “kültür” anlamına gelir. İnsanın ailesinde ve çevresinde edindiği değerler ve yaşam biçimi kültürüdür.

Bence sizin belgeseliniz de bir “kültüre” dayalı. Bu belgesel fikri nerden çıktı?

Ben yemek kültürüne oldukça meraklı biriyim. Bizim evimizde bir sofra etrafında toplanmak, misafir ağırlamak önemliydi. Annem de misafir ağırlamayı çok severdi. Aslında öncelikli amacım annem için bir şey yapmaktı. Onun en çok mutlu olduğu mekânı kendi mutfağıydı. Onu mutfağında mutlu olduğunu hayal ettiğimde, önce kitap fikri ortaya çıktı ve Dina’nın Mutfağı kitabını yazdım. Belgesel onu takip eden proje oldu. Türk Sefarad mutfağının ve Ladino dilinin yavaş yavaş kaybolmakta olduğunu görüyordum. Bu durumu bildiğim için aklımda kitap yazmak fikri vardı. Ancak Ladino dilinin neye benzediğini de göstermek istiyordum. Bunun yolunun da bu durumu, insanların duyabileceği bir biçimde sergilemenin daha doğru olduğuna karar verip yazma fikrini belgesele dönüştürdüm.

İlgi gördü mü?[Gizem Elçi A. — KAYBOLAN BİR DİL, KAYBOLAN BİR MUTFAK Yönetmen:...]Evet, umduğumdan çok… Aslında belgesel çekilmeye başladığında ben 10-15 dakikalık bir şey olur diye düşünmüştüm ama 1 saatlik bir filme dönüştü. Kudüs ve Bükreş’deki festivallerde gösterime girdi. Türkiye’de İKSV’nin bir festivalinde gösterildi. Akademik çevrelerden de ilgi gösterenler oldu. Ben bile bu kadar beklemiyordum açıkçası.

Evimiz zaten Ladino konuşulan, Sefarad yemeklerinin yendiği tipik bir Türk Sefarad eviydi.

Peki, anneniz sizi bu kültürle büyütmeye gayret etti mi?

Yok, hayır, özel bir gayreti olmadı. Evimiz zaten Ladino konuşulan Sefarad yemeklerinin yendiği tipik bir Türk Sefarad eviydi. Annem için ailemizin bir arada olması ve birlikte yemek yememiz çok değerliydi. Ladino dili ve Sefarad mutfağı Türk-Osmanlı kültüründen oldukça etkilenmiş. Ladino dilinin içinde çok fazla sayıda Osmanlıca, Rumca, Arapça, Ermenice, Farsça kelimeler var. Mesela Sefarad Yahudileri 1400’lü yıllarda geldikleri dönemde tabii uçak yoktu. Dolaysıyla uçak ortaya çıktıktan sonra uçağın Osmanlıcadaki karşılığı olan “tayyare”, Ladino dilinde “El tayyare” olarak geçer. Aynı şekilde Osmanlı mutfağı ile de ortak özellikleri var. Yahudiler İber Yarımadası’ndayken patlıcan İran’dan Avrupa’ya kadar gidiyor. Fakat o sıralar İspanya’da patlıcanı sadece Müslümanlar ve Yahudiler tüketirler, Hristiyanlar ise yemezlermiş. Osmanlı da İran’dan dolayı patlıcana aşina, dolaysıyla patlıcan müşterek yemeğimizdir.

Siz Ladino dilini biliyor musunuz?

Çok iyi anlarım ama akıcı olarak konuşamam. Ladino dili en son benim neslimle beraber ölmeye başladı. Benim çocuklarım annem ve babamdan duydukları birkaç kelime dışında hatırlamazlar. Bundan sonraki neslin hayatlarında duymadıkları bir dil oluyor maalesef. Eğer bir evde o dil konuşulmuyorsa yavaş yavaş unutulur gider. Canlanması için önemli gayret sarf ediliyor. Örneğin Şalom Gazetesi Ladino dilinde bir ek veriyor, ama taşıma suyla değirmen dönmüyor ne yazık ki. Fransızca’nın cemaatte konuşulmaya başlanmasının da Ladino’nun yok olmasında payı büyüktür. Ladino makbul bir dil olmaktan uzaklaşmıştır. Şimdi üzülerek ve utanarak söyleyebilirim ki çocukluğumda ailemin Ladino konuşmasından utanırdım.

Fransızca’nın cemaatte konuşulmaya başlanmasının da Ladino’nun yok olmasında payı büyüktür.

Gerçekten de böyle dillerin yok olma tehlikesi ile karşı karşıya olmaları bir kayıp değil mi?

Tabii ki büyük bir kayıp. Ladino bir dil değil, bir diyalekt aslında. Yani İspanyolca, İbranice gibi değil. Okulda öğrenilebilecek bir dil değil. Bir süre önce aile ile ilgili bir şeyler araştırırken ilginç bir bilgiye rastladım. Sefaradlar Avrupa’ya doğru göç ederken kara yoluyla gelenler Fransa ve İtalya’da iki asır kadar kalıyorlar. Oralarda Yahudi karşıtı hareketler, yani antisemitizm başlayınca Osmanlı İmparatorluğu’na doğru geliyorlar. Annemin soyadı Mitrani idi. İbranicedeki “mi” takısı “den” ya da İngilizcedeki “from” anlamına gelir. Trani ise İtalya’nın güneyinde Puglia Bölgesi’nde bir kent. Bu durumda annemin soyadı Tranili, Trani’den anlamına geliyor. Yani annemin ailesi bir süre İtalya’da yaşadıktan sonra tekrar göç edip Trakya’ya gelen kafilelerden. Doğrudan Osmanlı’ya gelenlerin soyadları genellikle İspanya’daki şehirlerin adını taşıyor.

1934 yılında annem ve babam nişanlanmışlar ve aynı yıl çıkan Trakya Olayları sırasında bir gece vakti Kırklareli’nden kaçıp İstanbul’a gelmişler.

Aileniz burada zorluk çekmiş mi?

Evet, ailem burada oldukça fazla zorluklarla karşılaşmış. 1934 yılında annem ve babam nişanlanmışlar ve aynı yıl çıkan Trakya Olayları sırasında bir gece vakti Kırklareli’nden kaçıp İstanbul’a gelmişler. Babam iki kez askere alınıyor. İki defa askerlik yaptırılmış. İstanbul’da cereyan eden 6-7 Eylül olaylarında babamın iş yeri yakılıyor. Ben çok küçüktüm o zaman. Bu olaydan dolayı bizim ailenin ekonomik durumu çok sarsılıyor. Oldukça sıkıntılı günler geçiriyorlar. Bir ara İsrail’e gittiler fakat sonra dönüp burada yaşamaya devam ettiler. Dediğim gibi “kökler” çok önemli.

Dargınlık var mı?

Hayır hayır. Görünürde yok ama herhalde bir iç küskünlük olmuştur. Bende olmadı çünkü ben onların (ailemin) yaşadıklarını yaşamadım. Ben burayı vatanım olarak görüyorum ama maalesef ayrımcılık söz konusu. Ben seni seviyorum ama anlıyorum ki ben senin için aynı şeyi ifade etmiyorum, sen beni pek sevmiyorsun durumu.

Özlem Karakuş, Haifa Üniversitesi Holokost Çalışmaları yüksek lisans öğrencisi. Azınlıklar ve tarih konularında araştırmacı, yeni insanlar ve kültürler tanımak konusunda ise okuryazarlığı hala devam ediyor.








Bu haber avlaremoz kaynağından gelmektedir.

Haber metninde yer alan görüşler haber kaynağı (avlaremoz) ve yazarına ait olup,
Bolsohays.com sitesi haber hakkında herhangi bir görüş üstlenmemektedir.
+