Hatırlamanın iradesi - Gündem
13 Ağustos 2026 - Հակական տոմար - Տարի : 4519 / Ամիս : Նավասարդ / Օր : Պարխար / Ժամ : Հրակաթն

Gündem :

13 Ağustos 2026  

Hatırlamanın iradesi -

Hatırlamanın iradesi Hatırlamanın iradesi

İlk iki yazıda zihnin ve vicdanın nasıl geriye çekildiğini anlamaya çalışmıştım. Hafızanın yorulduğunu, unuttuğunu unuttuğunu; vicdanın ise hayatta kalabilmek için yavaş yavaş her şeye alıştığını… Eğer hikâye burada bitseydi, elimizde teslimiyetten ve koyu bir umutsuzluktan başka bir şey kalmazdı.

Oysa hikâye burada bitmiyor. Çünkü insan sadece unutan ve alışan bir varlık değildir; aynı zamanda hatırlamaya karar veren bir varlıktır. Hafıza biyolojik bir reflekstir; kendiliğinden işler. Ama hatırlamak bir irade eylemidir. Dahası, bir şeyi unutmamaya karar vermek, onu zihinde ve vicdanda diri tutmak ahlaki bir tercihtir.

Geçenlerde doksan üç yaşındaki dedemi ziyarete gittim. Bu kez onu yalnızca görmek için gitmemiştim. Yanımda telefonum vardı. Hayatım boyunca annemden, kendisinden, kardeşlerinden parça parça dinlediğim hikâyeleri bu kez kendi sesinden kaydetmek istiyordum. İnsan, sevdiklerinin sesinin de bir ömrü olduğunu bir gün anlıyor. Sonra, o sesleri yalnızca hafızasından duyacağı günü düşünmeye başlıyor.

Dedem masaya oturduğunda yanında bir sayfa açtı. Özenle hazırlanmış bir dosya değildi bu. Evde bulduğu eski bir kâğıdı almış, boş kalan her yerine titrek el yazısıyla notlar düşmüştü. Sayfanın tam ortasında daha önceden yapılmış renkli bir kamyon resmi vardı. O, resmin etrafında kalan küçücük boşlukları bile harflerle doldurmuştu. İlk anda neden böyle yaptığını anlayamadım. Gülümsedi.

“Unutmayayım diye yazdım,” dedi.

Meğer geleceğimi söylediğim günden beri hazırlanıyormuş.

Sonra tek tek göstermeye başladı. Parmağı satırların üzerinde yavaşça ilerliyor, bazen duruyor, bazen geri dönüyor, bazen de “Bunu babam tam böyle söylemişti,” diyerek bir kelimeyi düzeltiyordu. Çocukluğunda kendi babasından dinlediği cümleleri, aradan onlarca yıl geçmesine rağmen mümkün olduğunca aynı hâliyle bana ulaştırmaya çalışıyordu. O an fark ettim ki o kâğıtta yalnızca hatıralar yazmıyordu; bir insanın hafızasına duyduğu sadakat yazıyordu.

Telefonumu masaya koyup kayıt tuşuna bastım. “Dede, hazırsan başlayalım.” Kâğıda baktı, sonra bana baktı. Ve neredeyse bir fısıltıyla sordu: “Kızım… Bunlar bir yerde çıkmaz değil mi? Beni bir gün içeri alırlarsa ben orada bir gün bile yaşayamam.”

Anlatacağı olayların üzerinden bir asır geçmişti ama korku hâlâ bugünün zamanıyla konuşuyordu.

O cümleden sonra odadaki her şey değişti. Masanın üzerinde birbirine tamamen zıt iki şey duruyordu: Bir tarafta unutulmamak için hazırlanmış, kâğıdın boş bulduğu her yerine taşmış bir sürgün hafızası… Diğer tarafta ise onları anlatmaktan hâlâ korkan doksan üç yaşında bir adam.

Bir halkın hafızası yalnızca anlattıklarıyla değil; anlatırken sesinin nasıl alçaldığıyla, hangi kelimelerde duraksadığıyla, hangi cümleleri söylemeden önce etrafına baktığıyla da kuşaktan kuşağa geçiyor. Belki de hafızanın en ağır yükü acıyı taşımak değil; acıyı taşırken korkuyu da taşımaktır, suskunluğu da.

Eve döndüğümde zihnimde dedemin anlattığı hikâyelerden çok, masanın üzerindeki o sayfa kaldı. Ortasında çocukça çizilmiş bir kamyon, etrafında sürgünü, kaybı ve bir ömrü taşıyan cümleler… Bir çocuk resmiyle büyük bir felaketin aynı kâğıtta yan yana durması bana hafızanın kendisini düşündürdü. Geçmiş bize hiçbir zaman tertemiz dosyalar hâlinde ulaşmıyor. Her kuşak, kendinden önceki hayatların bıraktığı boşlukların üzerine kendi cümlelerini yazıyor. Tıpkı dedemin yaptığı gibi… Hiçbirimiz boş bir sayfadan başlamıyoruz.

Hafızanın sınırları ve vicdanın zamanla nasıl kanıksadığı üzerine düşündükten sonra şimdi daha net görüyorum: İnsanın görevi ne her şeyi hatırlamak ne de bütün acıları tek başına taşımaktır. Böyle bir yükün altında hiçbir zihin ayakta kalamaz. Mesele, bize düşen o tek sayfayı nasıl doldurduğumuzda.

Bütün isimleri ezberleyemeyecek, bütün tarihleri aklımızda tutamayacak, dünyadaki her haksızlığa aynı anda yetişemeyeceğiz. Ama önümüze gelen bir insanın hikâyesine sırtımızı dönmeyebiliriz. Bir annenin sesini duyduğumuzda durabilir, bir çocuğun adını unutmamak için onu içimizde tekrar edebilir, bir başkasının acısını “bana ne” demeden dinleyebiliriz.

İnsanlık tam da burada başlar: Büyük kahramanlıklarla değil, bir insanın başka bir insanın yükünden küçük de olsa pay almasıyla.

Masanın üzerindeki o sayfa tam da bu yüzden zihnimden silinmiyor; çünkü orada geçmiş korunurken gelecek de inşa ediliyordu. Hafıza sahip olduğumuz bir mülk değil; geçmişten aldığımız bir emanettir. Onu eksiltmeden, kirletmeden ve nefreti beslemeden geleceğe taşımakla yükümlüyüz. Bu emaneti korumak, onu olduğu yerde muhafaza etmek değil; her unutuluşun ardından yeniden hatırlamayı seçmektir.

Hafıza unutabilir, vicdan kanıksayabilir. Bu yüzden ikisi de tek başına bizi insan tutmaya yetmez. Hatırlamak, zihnin kendiliğinden yaptığı bir refleks değil, insanın kendine verdiği bilinçli bir sözdür. Belki de insan olmanın en zor tarafı budur: Yaşamadığımız acılar karşısında bile “Bu benim meselem değil” diyebilme konforu varken, tam tersini seçebilmek. Bir başkasının hikâyesini kendi vicdanımıza katabilmek. Unutmanın doğal, alışmanın kolay olduğu bir dünyada bazı isimleri iradeyle yaşatmaya devam etmek.

Çünkü dünya, herkesin sustuğu yerde hâlâ “Ben buna alışmadım” diyebilen insanların yüzü suyu hürmetine ayakta duruyor.




Bu haber agos kaynağından gelmektedir.

Haber metninde yer alan görüşler haber kaynağı (agos) ve yazarına ait olup,
bolsohays.com sitesi haber hakkında herhangi bir görüş üstlenmemektedir.

Opinions expressed are those of the author(s)-(agos). They do not purport to reflect the opinions or views of bolsohays.com
+