Sınırların içinden gökyüzüne - Gündem
15 Ekim 2026 - Հակական տոմար - Տարի : 4519 / Ամիս : Սահմի / Օր : Արամազդ / Ժամ : Հրակաթն

Gündem :

15 Ekim 2026  

Sınırların içinden gökyüzüne -

Sınırların içinden gökyüzüne Ailesi 1993’te köy boşaltmaları nedeniyle İstanbul’a göç eden sanatçı Dilan Cudi Saruhan, 2017’de politik nedenlerle tutuklandığında Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Heykel Bölümü öğrencisiydi. Mayıs 2024’te tahliye edildikten sonra yarım kalan eğitimini tamamlayarak

Ailesi 1993’te köy boşaltmaları nedeniyle İstanbul’a göç eden sanatçı Dilan Cudi Saruhan, 2017’de politik nedenlerle tutuklandığında Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Heykel Bölümü öğrencisiydi. Mayıs 2024’te tahliye edildikten sonra yarım kalan eğitimini tamamlayarak mezun oldu ve yüksek lisansa başladı. Cezaevindeyken Çanakkale’de kişisel sergisi açılan, tahliyesinin ardından çeşitli karma sergilere katılan Saruhan, ilk kez kişisel sergisinin açılışında bulunabiliyor. Kendi deyimiyle, dünya için küçük ama kendisi için büyük bir adım bu.

Saruhan’ın cezaevi öncesinde, cezaevinde ve tahliyesinin ardından ürettiği işleri bir araya getiren “Bir İhtimal Gökyüzü”, Depo’da ziyarete açıldı.

Sergi, hayal gücünün en sınırlı koşullarda bile nasıl yeni ilişkiler kurabildiğini gösteriyor. Her şeyin kontrol altında tutulduğu, içeri alınan kıyafetlerden renklerine kadar gündelik hayatın her ayrıntısının denetlendiği hapishanede salça kapaklarından makyaj malzemelerine, saçlardan atletlere uzanan her şey birer üretim aracına dönüşüyor. Saruhan, kısıtlı malzemelerle yalnızca sanat üretmenin değil, dayatılan sınırların içinden kendine bir ifade alanı açmanın da yollarını arıyor. Ortaya çıkan işler, sanatın en beklenmedik koşullarda bile yeni biçimler ve anlamlar yaratabileceğini hatırlatıyor.

Beni Depo’da, sanki uzun zamandır tanışıyormuşuz gibi içtenlikle karşılayan Dilan Cudi Saruhan’la “Bir İhtimal Gökyüzü”nü, cezaevinde ve dışında değişen üretim biçimlerini ve ihtimallerin mümkünlüğünü konuştuk.

“Bir İhtimal Gökyüzü”, 21 Kasım’a kadar Depo’da ziyaret edilebilir. Sergiye eşlik eden söyleşi ve etkinlik programı için Depo’nun internet sitesini ve sosyal medya hesaplarını takip edebilirsiniz. Serginin sonraki durakları İzmir ve Diyarbakır olacak. Saruhan, “Başka bir şehir, başka bir ülke, başka bir yer isterse neden olmasın?” diyerek tüm ihtimallerin mümkünlüğünü hatırlatıyor. Bizden söylemesi.

“Bir İhtimal Gökyüzü” sergisinin adındaki “ihtimal” kelimesinden başlamak istiyorum. Gökyüzü sizin için neden bir ihtimal, sergiye dair ne söylüyor bu isim?

Gökyüzü, insan için somut olarak özgürlüğün, açıklığın ve nefes alma alanının bir ifadesi. Ama insanların gökyüzü ihtimali ve özgürlüğe ulaşma ihtimalleri üzerine pek konuşmadığımızı düşünüyorum. Ben o ihtimali ele alıyorum. Gökyüzünden çok, gökyüzüne giden ihtimali, gökyüzü hayallerini odağına alan bir sergi. Sergide üç döneme ait işler var: Cezaevine girmeden önceki dönem, cezaevi dönemi ve sonrası. Bu çalışmada daha çok mekân üzerine düşünceler var. 2017’de yaptığım mekânsal analizlere cezaevine girdiğimde, daha dar bir ortamdan baktığımda, dışarıdayken yaptığım çalışmaların çok daha dar olduğunu gördüm. Cezaevi bu konuda ufkumu açtı.

Hapishaneler, iktidarın insanı dönüştürmek, denetlemek ve ıslah etmek üzere kurduğu mekânlar. Ama son cümlenden anlıyorum ki sizin için tam tersi olmuş, “ufkumu açtı” diyorsunuz. İnsanın bulunduğu yere adapte olması mı yoksa bir direnme şekli mi bu durum?

İnsan bulunduğu koşullara uyum sağlayabilen bir varlık. Ama bu noktada hayal gücü bambaşka bir dünya, başka bir evren açıyor. İnsan, içinde bulunduğu ortamın ve koşulların sunduğu imkânları değerlendirebiliyor. Ben de bunu yapanlardan biriyim. Mesela sergide de gördüğün bir işimde salça kapakları var. Ama bunların salça kapağı olduğunu anlamazsın. Kullandığım kurutulmuş çiçekler, makyaj malzemeleri, kalem mürekkepleri ya da cezaevinden önce yaptığım video art da buna örnek.

Parmak izi videosunu da sormak istiyorum. Mekân ve sınır meselelerinin yanı sıra devletin birey üzerindeki denetimini de ele alıyorsunuz. Parmak izi uygulaması üzerinden neyi anlatmak ve görünür kılmak istediniz?

Orada da yine mekân ve sınır meseleleri üzerine tartışmalar var. O dönemde bir gözaltı süreci yaşamıştım. Serbest bırakılmıştım ama hakkımda yurt dışına çıkış yasağı ve adli kontrol kararı vardı. Ben de bu denetimi, bürokratik denetimi aşabilme ihtimalleri üzerine kafa yormuştum. İşlerimde hiciv ve ironi yapmayı seviyorum. Bu çalışmada da bir dalga geçme hâli vardı. Çünkü sistem, devlet senden şunu istiyor: “Her ay şu aralıklarda gel, karakola parmak izi ver.”

Belki bunu anlamlandırmakta zorlanıyoruz ama aslında bu da modern bir şiddet biçimi. Sistem sana, “Benim imgemle karşılaş” diyor. Karakola gidiyorsun, kolluk kuvvetleriyle karşı karşıya geliyorsun ve psikolojik şiddete maruz kalıyorsun. Üstelik bu karşılaşmayı düzenli olarak yaşamaya zorlanıyorsun. Bunun farkında olsan da olmasan da zamanla bunu normalleştirmeye, hayatın olağan bir parçasıymış gibi görmeye başlıyorsun. Oysa öyle değil. Bunlar çok büyük travmalara yol açabilen şeyler. Parmak izi çalışmasını da biraz bu denetimi görünür kılmak, teşhir etmek ve ifşa etmek üzerinden ürettim.

Hapishanede geçirdiğiniz yedi yılı nasıl anlatırsınız?

Yedi yıl boyunca tutuklu yargılandım, hiç hüküm giymedim. “Dilan bu cezayı aldı, şu kadar süre kalacak, şu tarihte çıkacak” diye bir durum hiç olmadı. Sürekli bir belirsizliğin içinde yaşıyorsunuz. Bugün de çıkabilirsiniz, yarın da. Yedi yıl boyunca geleceğinizi bu ihtimal üzerinden kurmaya çalışıyorsunuz. Devlet, yargılama sistemi üzerinden belirsizliği bir şiddet biçimine dönüştürüyor; psikolojinizi altüst ediyor, yıllarınızı alıyor.

Üretmek, sanatla kendini ifade etmek nasıl bir alan açtı size orada?

Böyle bir ortamda insanın kendine bir alan açması gerekiyor. Ben de dört duvar arasında, diğer kadınlarla birlikte bunu yapmaya çalıştım. Okumalar yaptım, sohbetlere ve teorik tartışmalara katıldım, üretmeye çalıştım. Ama üretim olanakları çok kısıtlıydı. Örneğin, boya satışı yasaktı ama göz kalemi ve ruj gibi makyaj malzemeleri satılıyordu. Ben de bunları resim yapmak için kullandım. Sergideki kâğıt işlerine baktığınızda, kullanılan malzemenin makyaj ürünü olduğunu anlamayabilirsiniz.Kalem mürekkeplerini akıtarak yaptığım resimler, kâğıdı kahveye batırarak ürettiğim işler var. Kendi bedenimden kestiğim ve arkadaşlarımın bana verdiği saçlarla uzun bir köprü yaptım. Bütün bunlar, kısıtlı koşullarda üretmenin ve denetimi aşmanın yollarıydı.

Sanat ve aktivizm arasında nasıl bir ilişki var sizin için?

İkisini birbirinden ayrı düşünmüyorum. Hem insan hakları mücadelesinde yer aldım hem de bu mücadelenin sanatta nasıl bir estetik ifadeye dönüşebileceği üzerine düşündüm. Cezaevinde yaptığım atletler de bu arayışın bir parçasıydı. Bu işler bana Penelope’yi hatırlatıyor. Bugün Odysseus’u, İthaka’yı ve Penelope’yi çok konuşuyoruz. Penelope’nin kendi alanını korumak için yirmi yıl boyunca gündüzleri dokuyup geceleri söktüğünü biliyoruz. Biz genellikle onun Odysseus’u beklediğini düşünürüz ama o, kendi İthaka’sını başkasına teslim etmemeye çalışır. Ben de resimlerimde ve çizimlerimde biraz bunu yapmaya çalıştım. Cezaevinde annem kazak örüyordu, ben de kazakları söküyordum. Sonra çıkan ipleri yeniden işleyerek atletlerin üzerine desenler yapıyordum. Bu tercihin pratik bir nedeni de vardı. Cezaevinde kıyafetler sayılarla, kotalarla belirleniyordu. Üç tişört, üç gömlek alabiliyordunuz ama bedeninize temas eden iç çamaşırı gibi giysilerde böyle bir sınır yoktu. Ben de atletleri kullanarak istediğim kadar üretim yapabildim. Sistemin kendi kuralları içinden bir imkân çıkardım.

Cezaevine girmeden önce ürettiğiniz işler, cezaevindeki üretimleriniz ve tahliye sonrasında yaptıklarınız arasında nasıl bir diyalog kuruyorsunuz? Yedi yıl boyunca değişen sizle birlikte sanata ve onu bir direniş alanı olarak görme biçiminizin de değiştiğini düşünüyorum. Bu üç dönemi nasıl değerlendiriyorsunuz?

Üretimlerimi kişisel deneyimlerimden yola çıkarak yapıyorum; bireyi toplumdan ayrı görmüyorum. Bir Kürt olarak bu dünyada varoluşsal sorunlarım var ve bunlar işlerime yansıyor. Yedi yıllık cezaevi deneyimim de serginin önemli bir parçası. Tahliye sonrasında yaptığım şemsiye, kovuk ve kâğıttan beden gibi işler, dışarıda da süren denetim ve güvensizlik hissinin izdüşümleri. Şöyle ki cezaevinde kadınlarla kolektif bir hayat sürerken dışarı çıktığımda bireyin yalnızlığıyla karşılaştım. Bu ciddi bir kırılmaydı. Şemsiye ve kovuk gibi işlerim, korunma, sığınma ve güvende olma ihtiyacından doğdu. Tahliye sonrası yaptığım ilk işin bir şemsiye olması bence dikkat çekici. Cezaevindeyken, 2022’de de bir şemsiye çizmişim. Bu bağlantıyı sergiyi kurarken fark ettim. Bazı işlerimi bilinçli, bazılarınıysa farkında olmadan üretmiştim; sonradan aralarındaki ilişkiyi gördüm.

Hayatınızın önemli bir bölümünü cezaevinde geçirdiniz ve bu sergi de o deneyimle yakından ilişkili. İşlerinizin cezaevi deneyimi üzerinden okunması ya da bu deneyimin dramatikleştirilmesi konusunda bir çekinceniz var mı?

Bu konuda bütün görüşmelerde şunu söylüyorum: Cezaevine girdiğimde sanatçıydım, aynı zamanda sanat öğrencisiydim. İmkânlarım ve olanaklarım ancak bu kadarına elverdi. Tahliye oldum ve bu benim hikâyem. Birçok sanatçı kendi deneyimlerinden yola çıkarak üretim yapıyor. Ancak bundan sonra “cezaevi sanatçısı” olarak anılmak istemiyorum.

Dramatize edilmekten çok rahatsızlık duyuyorum. 2022’de, cezaevindeyken Emre Zeytinoğlu Görülmüş Mektup sergisini yapmak istediğinde de bunu kendisine söyledim. Mektuplarımdan ve çizimlerimden yola çıkarak bir sergi hazırlamayı düşündüğünü söylediğinde, “Hocam, beni klişelerden uzak tutun, dramatize etmeyin” dedim. Bir acıtasyon nesnesine dönüşmek istemiyorum. Ben politik bir sanatçıyım ve politik nedenlerle cezaevine girdim. O dönemde “cezaevi sanatı” diye bir kavram da ortaya çıkmıştı ama böyle bir kategorinin beni tanımladığını düşünmüyorum. Ben cezaevi sanatçısı değilim. Sergiyi gezen ve hayat hikâyemi bilenlerin işlerimdeki ilişkiyi anlayabileceğini düşünüyorum.

Cezaevi hayatımın bir durağıydı, hayatımın kendisi değil. Bundan sonra başka şeylerle ilerleyeceğim. Örneğin, cezaevine girdiğimi bilmeseydiniz ve duvardaki çizimler, kâğıtlar olmasaydı, bu serginin cezaevinden çıkmış bir sanatçıya ait olduğunu anlar mıydınız? Sergide heykeller, yerleştirmeler ve video da var. Bence bu, izleyicilerin üzerine düşünebileceği ve tartışabileceği sorulardan biri.

Buraya gelen, seni tanımayan izleyicilerle sohbet etme fırsatın oldu mu? İşlere nasıl tepkiler verdiler, sergi üzerine neler söylediler?

Bazıları şemsiyemden bahsetti. Şemsiye, cezaevinden ilk çıktığımda hissettiğim korunma ve güvende olma ihtiyacından doğdu. Ama aynı zamanda bir özsavunma hâli de var. Bu duygu, çeşitli varyasyonlarla kendini gösterdi. Son varyasyonu ise yerde duran, titreyen, ters dönen, kendi vücut biçimini bozan; inorganik bir formdan organik bir forma, örümceksi bir yapıya dönüşen şemsiye oldu. Meşru bir savunma  hâlinden tekinsiz bir şeye dönüştü. Titriyor, titrediğini gösteriyor. Hareket hâlinde olabileceğini de gösteriyor. Kâğıt işiyle ilgili bir barış annesi,“Vakti zamanında bizim böyle faili meçhullerde beton dökülen bedenler geldi aklımıza” dedi mesela. Bu, benim için çok özel bir andı. Tekinsizlikten, artık korunma meselesinin ötesine geçtiğinden ve bir söz söyleme hâline dönüştüğünden bahsedenler oldu. Bunun yanı sıra saçların kendileri için çok başka, özel bir yerde olduğunu söyleyenler de vardı. Ses dalgası ifadesini kullananlar oldu.Başka biri şemsiyenin içine girip onu deneyimlemek istedi. Şemsiye, bir anlamda insanı koruyan ve saklayan bir şey. Saklanma anlamında söylüyorum. Bir barınma alanı sunuyor. Çünkü hepimizin gerçekten bu alanlara ihtiyacı var. Bence kendi içimize döndüğümüzde bunu biraz görebiliriz.




Bu haber agos kaynağından gelmektedir.

Haber metninde yer alan görüşler haber kaynağı (agos) ve yazarına ait olup,
bolsohays.com sitesi haber hakkında herhangi bir görüş üstlenmemektedir.

Opinions expressed are those of the author(s)-(agos). They do not purport to reflect the opinions or views of bolsohays.com
+